aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

bi şarkı



sözlerini bilmediğin şarkıların ezgilerinde geziniyor yüzündeki çizgiler…  sana bakarken araba teybinden inlediğini duyduğum adamın sesinin damladığını görüyorum gözlerinin kenarındaki çizgilerin ucundan; özellikle birinden.
o şarkının ne dediğini ben de bilmiyorum.
ikimize de yabancı bi dilin içinde kendi kendini doğuran bi şarkı bu. sonraki şarkının sözlerini, ezgisini, bana koskoca bir roman yazdırdığını biliyorum. ama sıranın buna gelmesine izin vermeyerek defalarca tekrar ettiğin o şarkı hakkında hiçbir şey bilmiyorum. o inleyen adamın neden acı çektiğini… hem sonra bu şarkıyı neden daha önce hiç duymadığımı da bilmiyorum. oysa o cd’deki diğer şarkıların hemen hepsi benim bir yerlerimde çizgi…
en nihayetinde bi şarkı sadece tabii ki. ne sözlerini göğsüme yazdıracağım ne ezgisi beynimde kalacak… unutacağız.
unutacağız kederli bi günde birlikte defalarca dinlediğimizi. gün gelecek hafızamızdaki yerini anılarından sıyırıp çıkaramayacağız. unutmak istediğimiz günle beraber şarkıyı da gömüp kim bilir belki ilk kez duymuş gibi yapacağız.
çünkü sadece bi şarkı… dinlediğimiz.
senin sözlerin değil, bi daha hiç duyamayacağımdan korktuğum…
benim sözlerim değil, dilim kopsa demeseydim dediğim…
kimseden de duymadık, sonsuza dek mutlu olacağımızı söyleyen…
sadece bi şarkı.
ama senin gözlerinin kenarındaki çizgilerin birinden! üstelik sen benim çizgilerimden damlayan her nameyi öperek silmişken…


sevdiğim şair

"şiir sevmem, şair severim," derim. bilirler. 
"cemal süreya en iyisini yazmış işte, daha iyisi yok... neden şiir yazsın ki insan?" derim. bilirler.

küfür diyorum, bir saldırmama eylemidir
insan süsüdür günah
gömmeden önce biraz gezdirin beni

bundan âlâ şiir yazılabilir mi?

derim... 
derim ve böylece haddimi bilirim.

çünkü şiir mühimdir.
inananın tanrısını korur gibi koruyacağını bilirim, şiiri hakkında tek hadsiz söz etsem şiirsevenin. ben ne anlarım, haddim değil bu engin deryanın damlasını bilemem.

bildiğim de haddimin arkasında gizlenir...
bir zamanlar kybele biriktirdiğimi, yeni şairleri süreya'yla kıyaslaya kıyaslaya okuduğumu gizlerim. karantinalı despina müthiştir, muhteşemdir, muazzamdır da... ben bi dizesi için başından sonuna okurum, timur selçuk sırf o dizeyi söyleyene kadar dinlerim ama bunu da gizlerim. ne de olsa "olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması".

özdemir asaf'ın el yazısından okumuşsam da... eskisi kadar özlemiyorum seni en nihayetinde bir başka kadına yazılmış şiirdir.

alıştım mı yokluğuna?
vaz mı geçtim varlığından? 
tedirginim aslında,
ya başkasını seversem?
inan o zaman seni hayatım boyunca affetmem...

şiir sevmem... şair severim. haddimce severim, bilirim hiçbirini bana yazmamış dizelerinin. 

diye diye böyle rahat dolanırken... bir şaire âşık oldum ben. şiirleriyle uyudum, şairlerinden hikâyeler dinledim. hatta aynı dünya içindeyiz, değmesem olmaz; kitabının yayına hazırlanmasından okurla buluşmasına kadar her dizesini ezberledim. 

başka kadınların, bana uzatmadığı çiçeklerin, yitirilmiş, yeniden kazanılmış; damıtılmış umutlarının, acı tatlı biriktirdiği ne varsa harf harf hepsinin üzerinden defalarca geçtim.
hatta denk düştü, kitabını kendisinden önce elime aldım. gururlandım. 
bir zamanlar sevdiği kadınları kıskandım onun dizeleri yüzünden, annesini tanımadan sevdim, evinin direği çocuklarını kucakladım sanki. 
"bu kitap," dedim okusun herkes diye "sevmeseniz bile size şiiri sevdirecek."
ve bilirler boşa övmem ben tek bir satırı; buna inandım. ibrahim öksüz'ü bugün değilse bile mutlak ki yarın tüm şiirseverler iyi bilecek.

üçüncü şiir kitabı ama yepyeni okurları var şimdi, hayranlıklarıyla şairi besleyen...

ama düşünüyorum da aslında, sizi hiç tanımadan yazmış olduğu dizelerden sanki en yakınınız size söylüyormuş gibi etkilenebilmek nasıl mümkün?
ben şiire haddimi hep -dizelerin her birinin sahibi olduğu duygusuyla, ihanetten uzak tutarak- bilmişim. nasıl bir başkasına, onu düşünerek ya da ne bileyim yaşattıklarından deneyimle yazılmış şiirleri ben severim!

aşkın çok bildiği yalanların pek azını söyleyen sevgili şairin bu açmazıma çözümü açık... "şiir yazıldıktan sonra şairin değil, okurundur," der.

bense yıllardır söylediğim sözlerin ağırlığının içimde taş mı, yoksa üstümde yük mü olduğunu bilemeden okurum. okurum da bir türlü içime sinmez. nasıl sinsin...
"ilkin kokun gitti, sonra sen gideceksin..." diye yazdığı ben değilim.
"haliç büyülü gölüdür istanbul'un diyorsun
gözlerin her gün haliç'i görüyor,
büyüsü ondandır

duygularının ortağıyım ve buruk hatıralar zincirinin,
gözlerim her gün haliç'i arıyor
buğusu ondandır..." 
diye bana dememiş ki bu şiiri sahibinden alıp ben seveyim!

işte ben bu yüzden şiir değil de şair seviyorum. çünkü bir şiiri ilhamından çok sevmeyi haddime yediremiyorum! 
bu hastalıklı ve savundukça içinde boğulduğum fikirden kopamazken bir yandan da herkes kitabını sevsin istiyorum sevgilimin.

herkes "evvel sevda içinde"yi sevsin ben yalnızca kendi şiirimi seveyim. 
ve şairim ömrünce bana bir akrostiş borçlu kalsın...








kan rüyayı bozar

şimdi bi minik hikâye anlatıcam... yeri mi bilmem ama tam vakti! okumak yetmesin isterim ama, saklayın. kendinize; ona değil, bana saklayın. 

kan rüyayı bozar. hikâyenin adı bu. iki kahramanı var. diğer herkesin hiç sayılacağı kadar "kahraman"lar ama...
bir anın kıymeti bilinsin diye hem akrepten hem yelkovandan hızlı çalışır ya o adını bilmediğimiz üçüncü çubuk. koşar, durmadan koşar ya... hikâyenin kadını öyle biri. adamına koşar da koşar... her dakikasını bir an için yaşar. adamına kavuşacağı bir minik an için. her seferinde o bir küçücük, hemen geçecek an için koştuğunu unutur ama kavuşunca.
o gittiğinde adam düşünür, "onun da üstünden geçecek!" öyle kıskanır ki adam diğer adamı. "ya ona kavuşunca beni unutursa!" her denk gelişinde alır intikamını, ezer üstünden geçerken. yok eder... saklar. kadını onun üstündeyken denk geldiğinde "yok," der. "bak yok ettim onu. kaybetti. ben daha iyiyim."
kadın adamına kavuştuğu tek bir anı o böyle gereksiz bir güç gösterisiyle harcadığı için üzülür, ama üzüldüğünü gösterecek kadar kalamaz ki.
tam elli dokuz an deli gibi koşturmazsa geçmez, ama o bir minik an yorgunluktan ölse bile geçer! "sarıl bana," diyecek kadar vakti olmaz.
"beni tut bırakma, hep burda kalayım... " diyemez. o bunu diyerek anı uçurmaya kıyamaz da adam her seferinde "ben daha iyiyim," der işte!
kadın bilir, eğer yorulur da durursa adam yarıştığı adamın yanına gidemez. ama bu adamın aklına bile gelmez!
kadın bilir, adamı onu tam olarak nerde bekler. ama adamın o gelene kadar istediği tek şey intikamına biraz daha yaklaşmak olur giderek.
kadın bilir, hangi adama koşacağını. en başından... ilk andan! ne olursa olsun durum hiç değişmez.
kadın için kim saati, kim dakikayı gösteriyor fark etmez. çünkü bilir, kendisi koşmasa ne dakika ne saat bir an ileri gidemez!
bu yüzden koşmaya devam eder durmaz. saatleri, günleri koskoca yılları koşar, yorgunluktan bitap tek bir an için. duraklamaktan bile korkar.
ama bir an gelir... hem de sevdiğine kavuştuğu anlardan biri de değil, öyle sıradan bir an işte. içinde koştuğu saatin camı kırılır.
paramparça olur durmadan koştuğu küçücük çemberin camı. savunmasız, şaşkın bir an duraklar adı bile olmayan çubuk. öyle korkar!
ama sadece bir an! hemen kendine gelir, koşmaya devam eder adamına. ama önce akrebin üstünden geçmelidir. az vakti kaldığını anlamıştır.
"ya akrebin üstündeyken duruverirsem," diye düşünür. "yelkovanım kahrolur!" ama sonsuza dek birleşmelerinin belki de tek yolu da budur.
koşar... ıslanır. saati kıranın ağladığını anlar. koşar... üstüne kan damlar. saati kıranın kanadığını anlar. koşar... gücünün sonuna doğru.
bir kere... bir kerecik... tek bir kerecik bile ona doğru bir an dahi gelmeyen adamına doğru koşar. ah o tam akrebin üstündeyken akan kan!
bir damla, bir an, bir minik adım daha... tam pes etmek üzereyken akrep "hadi güzelim," der. "bir an daha! sadece bir an sonra onunlasın."
saat tam beşi yirmi beş geçe durur. kan rüyayı bozar.
saati kıran "peki," der... "ne yapayım, avucum kanar özlemediysen."

geri döndü!



bıraktığının ne olduğunu bilemeyenlerin verdiği tepkide geride kalanların duyduğu acıdan eser yoktur.

gitmek güç kalmak acizliktir. sağlam kalabilmek bile gidenin gösterdiği güçle yarışamaz. giderken ağlasa bile bırakan, sadece geride kalanın hakkı vardır gözyaşlarını göstermeye. kimsenin ummadığı kadar yalnız olan gittiği yolda bir bir bırakır elinde ne kaldıysa. geride kalan gidene ulaşmaya çalıştıkça toplar, yorulana kadar gittiği yola gömer yalnızlığını.
burnuna gelen her kokuda gidenin bıraktığı bir izi arar, geri döneceğini umar… umar o kokuyu her duyduğunda sonra. döndü sanır hatta!

geri döndü…
dönse bile bıraktığı gibi bulamayacağı yer ne kadar geride kaldı peki?


geri dönmenin yolu ulaşmaya çalışılanınkinden uzundur, yorar!
yeniden başlamak bitirmekten zordur, daha çok acıtır!
yanı başında kalmanın huzuruna yenilir yine de yollar.  giden gider, geride kalan o yola bakar.

allah seni kahretsin björk!

sen o şarkıyı söylemeden de yanıyordu canım!
hani böyle avazım çıkana kadar bağırayım isteyip de zorla sustuğum gibi yanıyordu. kendi kendime... 
sen yapabilmişsin de ben neden... allah seni kahretsin!

neden diyorum! kalbim kırığını bağıra bağıra neden söyleyemiyorum? sen söylüyorsun ama! allah kahretsin!

susamıyorum, deli gibi ağlıyorum durup dururken. bir daha hiç gitmeyeceğim yerden dönerken de ağladım yol boyu karnımı tuta tuta. bin şarkı dinledim, dinlesinler istedim. kimse şaşırmadı bunlara... alışık herkes benim böyle acımama. en fazla bu kadarına!

ama benim canım hiç yanmadığı kadar çok yanıyor! tıpkı senin gibi bağırmak istiyorum, anlasalar bu kadar acıdığına şaşırırlar, biliyorum. ama anlatmıyorum! kimseye söylemiyorum; kalbim çok kötü kırıldı, paramparça... söylesem de inanmazlar, her zamanki kadar kırıldım sanırlar, çünkü senin gibi bağıramıyorum kahretsin! 

deniyorum, avunmak istiyorum, izin veriyorum çocuklarımın iyileştirme çabasına. oğlum tren çiziyor istediğim en mutlu yere gidebilmem için tıkı tıkı tıkı... önündeyim hem de trenin, tıpkı söylediğin gibi. ama gidemiyorum! 

arkamda bıraktım, gelmedi... düşünürse biraz yetişir sandım, adımlarım hızlandığından mıdır bilmem, yakalamadı beni. uğraştım son seferinde bu yolculuğun... ama çakıldı tıpkı söylediğin gibi uçak. 
o vazgeçti. belki anladı, senin de dediğin gibi i'm so completely unhealable! ne kadar denese boş... vazgeçti, ben iyileşmem!

ama sen bağıra bağıra söylüyorsun allah kahretsin! eminim geçiyor acın çığlığını yutkunmadığın için. ben dinledikçe daha da diniyor neyse derdin. ama benim boğazım ağrıyor ıslanmasın diye yanaklarımı sildikçe. 
allah seni kahretsin! sus artık... canı yanan benim! 



neden yanımdasın?




neden seviyorsun beni! neden seni sevmem bu kadar önemli? nasıl unuttun benden önce sevdiklerini? nasıl unutamadın ya da; aklında hepsi!
yerime ne zaman seveceksin peki birini? birlikte “öyle” yapamadıklarımızı nasıl yapacaksın anmadan hatırlamadan beni, onunla! hepsini boş ver… neden kıskanıyorum ben geçmiş günlerini?
daha önce söylediğin cümleleri sıfatları, yalnız kalışına ses etmeyip onun gidişine isyanını, duyduğunda gülümsediğin cümlelerin hepsini… ‘ya ben de aynını dersem, gideni hatırlatırsam’ korkusuyla cümlelerim tutuk şimdi.
ben nasıl yepyeni seviyorsam seni, sen de bir tek beni, hep beni, yalnız beni sevmiş ol istiyorum şimdi. nasıl unuttuysam senle her şeyi, nasıl dinlendiyse başım yastıksız; kolunda… sen de öyle benzersiz sev istiyorum beni. daha önce olan her şeyi unutacak gibi!
sustuğumda uyusun dünya, sen konuşurken dönmesin mesela. birbirimize sarıldığımızda yalnız kalsın herkes. kimse kimseyi beni sevdiğin gibi sevmesin. kimse öpülmesin seni öptüğüm gibi.
değişme… benim kal.
gitme… benimle kal.
çünkü bana yalnız yapamayacaklarımı gösterdin. her şeye tek başıma yetişemeyeceğimi, ben olmasam olmayacak onca şeyi taşıyacak kadar güçlü olmadığımı. kimseyle anlaşmak zorunda olmadığımı… tabii kimsenin de benimle. kabul etmenin değiştirmek ya da iyileştirmekten daha doğru olabileceğini gösterdin. gitme şimdi…
kalabalığın yalnızlığı kurtarmadığını anladım, içimde kalmayacaklarsa içime kimseleri sokmamam gerektiğini anladım ya ben… gidersen… gitme!
eksiğimle sevdiğin gibi, fazlam olduğun gibi… hep sev.
“aşk yeni bir şey değil,” derdim, “hep gibi!” şimdi sen çiz, sil o gibi’yi. boz ezberimi.

bazı kuşlar kafese uçar


"korkarım sen yokken bomboşum," demeyi özlemek aşk.
"sen çok güzelsin," dediğinde inanmak.
gideceğinden korkmadan, öylece, olduğu gibi... gitmek istediğinde açık kapısından kafesin ona el sallamak, onu çıkardığın kafeste aşkını saklamak sonra da.
senin kalbine nasıl koştuğunu hatırlamak, hiç aklında yokken. onu çeken yola bakarak seni nasıl sevdiğini anmak.
"bi sona ihtiyacımız varsa bu sonuncu olsun," diyerek kapısını açtığın kafese sonsuzluğu sığdırmak aşk.
geldiğinde sebepsiz gülümsediğin gibi ağlamak belki giderse diye.
onu aradığının fakında bile olmadan sadece parmaklıkların arkasından baktığın başkalarının aşkını kendi kafesine almak, çırpınmak...
“unuttum sevilmeyi,” dediğinde “anımsa o zaman,” demesi aşk. bir kafeslik! içinde her şeyi yeniden öğrenmek, sebepsiz gülümseyerek… uykusuz sevişerek. hep varmış gibi her kuytuyu bilerek, en narin yerini bilirmiş gibi öperek.
gözkapağının içindeki gibi aşk, saklı… sen uyurken seyredeni çağıran. o uyurken senin seyrettiğin rüya aşk. öpersen uyanacak… biterse gidecek.

düşer o!

âşık oldum ben!
çok âşık oldum hem de… pek üşümeyen biri olmama rağmen sırf o ısıtsın diye dondum. yanmak kolaydı çünkü bana.
“ne zaman ben ütüleyeceğim gömleklerini?” diye sordum o kapı önlerinde gitmeye hazırlanırken, yalvarır gibi.
çok sevsin, seviştikten sonra gitmesin diye, yaptığım yatakları özlesin diye uğraştım durdum. yanında mırıldandım, gittiğinde zırladım kaç gece!
hangi rüzgâr götürürse götürsün, olsun dedim. ağımda o benim, düşer yine kollarıma!
bensiz yapamasın diye uğraşırken onsuz yapamaz oldum. aşk gözümü bürüdü ve yürüdü gitti… tıpkı şarkıdaki gibi.
o başkalarıyla güldü, bana da güldü hatta yersiz. ben kızdıkça o mutlu oldu, ben inledikçe o benim yüzüme bile değmeyen rüzgârlarla gezdi durdu.
ben onun ağıma düşeceğinden eminken, yaşayamam ben onsuz diye ellerimi açıp dua ederken akıttığım gözyaşlarım düştü sadece… çok düştü. o kadar düştü ki, bitti.
bensiz yapamasın diye yaptığım yataklara düşen bendim!
olsun…
hiç âşık olmadan ölmek istemezdim. ona âşık oldum, öldüm. özler diye beklediğim yatakta öldüm hem de!
kimse bana demesin şimdi, “sadece birazcık yaşama sevincine ihtiyacın var, birazcık!”
başkalarını severken onu sevdiğimi unutan bir adamın çaldığı yaşamım için mi?
kimisinin evde oturup çocuklarına sarılırken kıskandığı “eğlenceli” yaşamım için mi?
birçok yazanın “yazı dünyasındaki başlangıcı, kanadı” olduğuma inanırsam yüceleceğini sandığımı düşündükleri yaşamım için mi?
bu dünyaya getirdiğim iki muhteşem çocuğun hayatında var olmak “zorunda” olduğumu söyleyip duranların kuşattığı yaşamım için mi?
kiminkini yaşadığımı benim bile bilemediğim yaşamım için mi?
rahat bırakın beni! içimdeki yaşamın sevince ihtiyacı yok artık. öğrendi, ondan çalınanların eksikliğine alıştı benim yaşamım.
sevinçsiz, heyecansız, zorunlu yaşayabiliyorum ben. bu yüzden rica edicem, sizi kandırmama izin vermeyin.
kıskandığınız eğlencelerim, hayran olduğunuz başarılarım, özendiğiniz mükemmel çocuklarım… neyim varsa bugün hepsinin bedelini misli misli ödedim ben.
kendimi zorladıkça sadece kendimi kandırıyorum, siz zorladıkça sizi…
gittiğim konserlerin, partilerin, eğlenceli yerlerin hiçbirine, en koyusundan içtiğim kahveleri dökmeden taşırken kulbunda parmağımı yaktığım hiçbir fincana, kitabını eline alıp kapağını kapattığı anda gözlerimin içine bakarak “yazabilir miyim acaba?” dediğini unutan hiçbir eli kalem tutana değmez!
düştü hepsi…
çünkü ben çok âşık oldum. çok… ama ona verdiğim hiçbir şey yetmedi. ne özlesin diye içinde beklediğim yatak ne de ütülerken parçaladığım gömleklere düşen damlalar.
ben anne oldum, ama annesinden bile kıskandığım adam düşmedi!
uğraşmadığımı söylemeyin, denedim. ne içersem içeyim her bir yudumunda eğlendiğim bir gece bittiğinde umutlanarak yastığa başımı koyarken rasgele dinlediğim tek şarkıyla silinip gidecek sahte sevinçler için uğraştırmayın beni!
gittiğim konserin bis şarkısını mırıldanarak çıksam da salondan, hayatımı altüst eden tüm cümleleri dizelerine yaymış bir şarkı bulur beni onun özlemesinden vazgeçtiğim yatağımda.
alıştım ben sevinçsiz yaşamıma. böylesini yaşamayı biliyorum artık! zorlamayın…
yatağımı özler gibi özlüyorum toprağımı. üzerine düşecek o tek damlayı… çünkü biliyorum, düşer o!
şimdi izel’in çaldığı gecem bi yana, cemal süreya’nın izniyle lütfen…
küfür diyorum bir saldırmama eylemidir.
insan süsüdür günah.
gömmeden önce biraz gezdirin beni.