senin miyim? (iclal aydın'ın 25 aralık 2010 tarihli köşesinde yayınlanan...)

Kırmızı şeritli tabağına yapışan şeker yüzünden ince belli bardağı yerinden ayıramadığımıza güldüğümüz o erken vakti hatırlıyor musun? O zaman çok güzel gülüyordum! Güneş gözlerime batırıyordu çocukken çizip sarıya boyadığım oklarını. Kapattığımda kirpikleri de güzeldi güzel gözlerimin... O zamanlar sana güzeldim.

Senin güzelindim de, senin miydim gerçekten?

Atkı takmaktan hiç hoşlanmayan boynuma önce öpüp sonra ısrarla doladığın atkını neredeyse yaz gelene kadar her gün taktığım o kışı hatırlıyor musun? O zaman çok güzeldi boynum! Kolyeler, fularlar satan her tezgâhta geçirdiğim uzun dakikaları beni seyrederek geçirirdin sesini çıkarmadan. Yaslandığın duvar kadar güçlüydün o zamanlar.

Koruyup kollayarak kendini de güçlü hissettiğin minik sevgilindim de, senin miydim gerçekten?

Okumak istediğim kitaplar daha önce senin okuduklarındı, çoğunu kitaplığında gördükten hemen sonra alıp uykusuz okumuştum. Hep hakkında bir şeyler söylemiş olduğun filmleri seyrettim o zamanlar. Bazı sahnelerinde seninle kendimi hayal ederek birkaç kere seyrettiklerim de oldu.

Sen mırıldanırken duyup sevdiğim şarkıları dinleyerek yeni bir dil öğrendim. Karşılaştığım her duruma karşı, ani ya da düşünerek nasıl tepki verebileceğimi seni izleyerek belirledim. Hayata karşı duruşumda çocukluğumda belirlenmemiş bir karakter özelliği belirdiyse, senin sayende edindim.

Oluştuğum, sancı içinde ben olduğum dönemde bana sen bulaştın!

Şimdi neysem biraz sen... Öyleyse ben senin miyim?

Okumak, seyretmek, görmek, edinmek, paylaşmak, öğrenmek ve hatta öğretmek için hamurumdan gelen bir şeyler kullanmam gerektiğinde seni de görüyorlar bende. Bilmeseler de...

Bende biraz da sen varsın. Söylesene, senin miyim?

Beni anlatırken, tarif ederken “gibi” diyorlarsa gibi’nin solundaki kelimede sen varsın mutlaka biraz. Çünkü ben hamurken senindim: Senin güzelin, senin akıllın, senin tatlın, senin...

Şimdi yaptıklarıma benzer şeyler yapanları tarif edenlere benim “gibi” olduklarını söylüyorlar bazen. Bazılarının gözleri tıpkı benimki “gibi” bakıyor, inceleye, düşüne...

Birilerine bulaştım, benden olanlar, ben olanlar var. Benim olanlar da...

Ama söyle, ben senin miydim?

Peki hâlâ senin miyim?

Öyleyse neden sen eski sen değilsin?

yusuf

aidiyet hissetmek, bu dünyayı yaşanabilecekmiş gibi gösteren tek şey!

birine ait olmak, birinin senin olması en sağlamı…

eksiklerin farkında olabilmek, ihtiyaç duyduklarını anlayabilmek için uzun zaman geçirirsin. büyümen yetmez, hatta yaşlanman lazım.

sevgilin olur, birçok yerden bir sürü arkadaşın. biri seni sever, birine kendini sevdirirsin bi bakmışsın! sevilmenin sevmekten daha tatlı olduğunu keşfetmişsindir, sevildiğinden şüphe edene kadar.

tüm bunlar olur insan hayatında.

ama aile… aile…

onlar başka! bambaşka. annenin ablanı senden daha çok sevdiğini sandığın günleri de babanın seni hiç sevmediğinden emin olduğunda da ailene aitsin. seni hiç anlamıyorlar, bambaşka bi dünyada yaşıyorlar, biliyorum. ama sen oraya aitsin. bazen hiç istemesen de…

benim de ait hissetmediğim bi ailem oldu. içlerinde değil aralarında büyüdüğüm. annemi sevdiğimi hiç hatırlamıyorum; patolojik, evet! babam beni sevdiğini göstermekten hep çekindi. ablam çok uzakta, abim erken göçmüştü. kardeşimse tam bir kayıp!

ait olduğum aile… ailem. nasıl da kimsesiz büyüdüm aralarında. nasıl da eksik!

ben eksiklerimin farkına vardığımda bomboştum aslında. kendimi doldurmam gerektiğini bağırıyordu baktığım tüm aynalar. ait olmalı, aidiyetler edinmeliydim.

o günlerde belli oldu işkolik olacağım. hâlâ çok çalışırım! işime aitim.

o günlerde biri bana âşık oldu. sevilebileceğimi öğretti. benim …… oldu. sevgilim, arkadaşım, dostum, kocam. noktalı boşluktaki birçok kelime aidiyet hissettirir.

o günlerde büyümemin yetmeyeceğini, büyütmem gerektiğin anladım. çocuklarım oldu. onlara aitim. benimler ikisi de! kayıtsız, karşılıksız… aidiyet hissetmek değil, aidiyet oluşturmak onlarla mümkün oldu. ait oldukları “aile”yi kurdum.

hâlâ eksik hissederken yusuf’la tanıştım. kardeşime ihtiyacım olduğunu hissettirdi. kendimi tam sanırken, “olduklarım” bitti sanırken, olamadıklarımdan birini çarptı suratıma. abla olamadığımı hatırlattı!

aile kavramında bir başka noktalı boşluk daha oluştu. nasıl büyüdüğünü, nasıl yaşadığını, neye ihtiyacı olduğunu ve gözüme genç bir delikanlı gibi görünürken koskoca bir adam olarak neler başardığını öğrendikçe duyduğum gurur bile abla gibi hissettirdi. yaptıklarıyla gurur duymak, yapacaklarına destek olmak istetti.

önerdiği şarkıları dinlemek, birlikte konserlerine gitmek, çevirilerini okumak, sohbet ederken kayıtsız şartsız tarafını tutarak fikir vermek yusuf’la beni kardeş yaptı. beni kendi nesline daha yakın; ılımlı, kendi neslimi daha bi anlar; olgun yaptı.

bir daha kutlamayacağımdan emin olduğum son yaş günümü organize ettiği için bir yıl daha yaşlanabilmiş hissediyorum. ziyaretime geldiğinde çikolata alacağım kadar küçüğüm benim! daha neler başaracaksın, kimler ardından gelecek… diyerek yüreklendirdiğimde devleşebileceğinden emin olduğum kadar da büyük!

şimdi… hep yanındayım. hep yanımda!

eksik hissetmiyorum.

bunu neden mi yazdım?

geçen gün ben yokken yusuf ofise ziyarete gelmiş beni. geldiğini bana bildirenler “kardeşin uğramıştı, yine gelecekmiş,” dediler. adını söylemediler. kardeşimin değil, yusuf’un uğradığını anladım. tereddüt etmeden!

aidiyet mutlak bir ihtiyaçtır! eksikliğini tamamlamak kişiliğini oluşturur. ablası olduğum adamın başarılarından duyduğum gurur beni o başarılara ait hissettirdikçe güçlenirim. gücüm kardeşimle paylaşabilmek için büyür!

aidiyetin için teşekkür ederim yusuf. çok yaşlı bir kadın olup pencere kenarında ziyaretime gelmeni beklerken, arabandan inip ali’yle konuşa konuşa, el sallayarak yaklaşacağınız günleri “yaşamak” istiyorum artık. ömrüme tahammülümü kolaylaştırdığın için teşekkürler!